![]()
Şubat’ın son günlerinden birinde vapurla Kadıköy’e geçiyorum. Havada değişik bir ışık var, bir yanda güneş bir yanda ay. Martılar yanıp sönen yıldızlar gibi gözüküyor Boğaz’ın üstünde. Değişik bir ışık. İskeleden çarşıya girerken işte bu fotoğraftaki görüntü karşılıyor beni.
“Mutlu insanlar, mutlu hikayeler” yazısı bu değişik ışıkta sanki akşam aydınlatılmış gibi öne çıkıyor ve bir yerlere götürüyor beni. İster istemez duruyorum, bakakalıyorum. Ne enterasandır, ancak kameranın yakaladığı o anın fotoğrafına sonradan bakarken farkediyorum kareye giren trafik ışığındaki kırmızıyı – neyse ki gözler, ayaklar, kalp bir şekilde durmuşum ben zaten.
Bu fotoğrafa baktıkça bakasım var. Ayy ne hoş bir yazı deyip geçmek var… da öyle olmuyor.
Facebook, instagram, şu bu sosyal medyada paylaşılan mutlu insanlar, mutlu hikayeler görüntülerini düşünüyorum. Sonra bu anlar yakalanmaya çalışılırken kaçan anları, sonra bu ”hep çok iyiyiz, eğleniyoruz, geziyoruz, mutluyuz, harikayız” paylaşımlarının aslında hayatın acı-tatlı-iniş-çıkışlarının birlikteliğini yansıtmadığını ve belki de bu yüzden teflon hissiyle geçip gittiğini, mutluluk tüketimi haline geldiğini, mış gibi kaldığını vs. vs. bunlar geçiyor içimden. Bütün bunlar ve bu tüketim hızıyla başedemediğim, etmek istemediğim için yokum sosyal medyada. Bir arkadaşımın dediği gibi belki “bu da benim ilginç bakış açım”.
Bu “Mutlu insanlar, mutlu hikayeler” mesajı ya da sloganı üzerinden dalıp gitmişken en çok aslında şu hikaye kısmına takılıyorum. Nice zenginlikleri nice güzel hikayeleri olan bu toprakların insanının maalesef bir yandan da devamlı şikayet etme, kötü senaryoları dillendirmeye devam etme ve bir tür “acıdan beslenme” alışkanlığını tekrar tekrar farkediyorum. Koştura koştura mutluluk resimlerini paylaşan kişilerin aynı anda devamlı kurban ve şikayet hikayelerini anlatıyor olmasının tezatlığını düşünüyorum.
Fotoğraf sanatçısı ve yazar Teju Cole, bir röportajında dünyanın geçirdiği bu zor zamanlarda “umut” enerjisini tutmanın ne kadar önemli olduğundan bahsediyor. Optimizm yerine umudu tercih ettiğini söylüyor, herşey çok güzel olacak gibi abartılan bir yaklaşımdansa umudun birilerine karanlıkta bir el uzatmak gibi olduğunu söylüyor. Ve diyor ki “bütün bu ayrıcalıklı konumumla, benim için bir şeyler iyi giderken ve dikkatimi yönlendirme imkanım varken, ben nasıl olur da umutsuz olabilirim? Benim gösterebileceğim umuda ihtiyacı olan insanlar var” diyor. Acıların çocuğu Türk tarafımız diyebilir ki “oo çok gördük boş umutlar”. Tam da bu noktada demek istenen: hepimizin dokunabildiği alanda birbirimiz için yapabileceği bir şey, tutabileceği bir enerji, bir umut var.
Tüm dillendirdiğimiz hikayelerde, düşüncelerimizde, niyetlerimizde dikkatimizi iyiye koymamız mümkün mü?
Bütün olabilecekler arasında bütünün en yüksek hayrına olabilecek, iyi ve olumlu senaryoyu seçmemiz, enerjimizi ve dikkatimizi buna vermemiz mümkün mü?
Geçenlerde yeni Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’nin temel atma töreni yapıldı evimin dibinde. İşte bir başka şimşekli konu. Uzun zamandır “Yıktılar da bakalım gerçekten kültür merkezi yapacaklar mı, AVM yapacaklar şu bu o yapacaklar zaten sanata da taş konuyor” gibi gibi her fırsatta burayla ilgili felaket senaryoları yazılıyor, tekrar ediliyor, herkes birbirini dolduruşa getirmeye, bu hikayeleri yinelemeye onaylamaya devam ediyor. Ben de temel atma töreni sırasında da zirve yapacağını tahmin ettiğim bu enerjilere kendimce bir kısa devre attırmaya karar verdim. O gün, tam da temel atma töreni yapılırken ben alternatif bir tören, bir ritüel yaptım evde. Yeni AKM’yi hayal ettim, dünyanın her yanından sanatçıların, insanların geldiği, harika konserlerin operaların balelerin, kültür ve sanat etkinliklerinin yapıldığı, insanları birleştiren, açan, yükselten, ilham veren harika bir çekim alanı olduğunu ve Taksim’in Istanbul’un enerjisini yükselttiğini…Hayal ettikçe iyi hissettim, yükseldim, yükseldikçe daha da detaylı hayal ettim. Aynı anda bu vizyonu tutmak üzere de birkaç arkadaşımı aradım, haydi dedim birlikte hayal edelim buranın en yüksek potansiyelini.
İsveçli şair Tomas Tranströmer şöyle diyor bir şiirinde “Her insan herkes için olan bir odaya giden yarı açık bir kapıdır.” Seçim bizde, düşünüceğimiz, anlatacağımız, yaşayacağımız hikayelerde yarı açık bir kapı mıyız, yarı kapalı bir kapı mı? Ve odaya ne götüreceğiz?
Ben yarı açık kapı olmayı ve oradan içeri girip kendi mavi gökyüzümden bir parçayı, güneş ışığından bir parçayı içeri taşımayı istiyorum, farkında olabildiğim kadarıyla seçiyorum.
Mutlu insanlar, mutlu hikayeler mi demiştik? İşte bu da benim değişik bakış açım.
elif